Üniversite’de Klasik ve Gelenek / Besim Dellaloğlu


Besim Dellaloğlu

Üniversite’de Klasik ve Gelenek

26 Kasım 2016

img_7925Değerlendirme: Hilâl GÜL KAPLAN

26 Kasım Cumartesi günü dönemin dördüncü Akademik Birikim Oturumları’nı gerçekleştiren İBA, Sakarya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Besim F. Dellaloğlu’nu ağırladı.

            “Üniversite’de Klasik ve Gelenek” başlıklı konuşmasına, “sivil akademi” olarak adlandırdığı İBA gibi alternatif paylaşım alanlarının önemine değinerek başlayan Dellaloğlu, klasik, kanon ve gelenek kavramlarının kökeni ve inşası üzerinden ideal bir akademinin nasıl oluşturulması ve işletilmesi gerektiğini tartıştı.

            Modern dönemde var olan üniversite geleneğinin devlet eliyle geliştirilmiş bir sisteme değil, sivil alanda halkın entelektüellerinin özerk bir şekilde oluşturduğu bir yapıya dayandığını ifade eden Dellaloğlu, devletin bu geleneğe çok yakın bir tarihte ve sonradan dahil olduğunu vurguladı. Osmanlı’da devlet tarafından açılan ilk üniversitenin 1902’de kurulan Darülfünun olduğunu ve 1933’te Darülfünun’un Türkiye Cumhuriyeti tarafından İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmesiyle bu eğitim kurumları için “üniversite” adının ilk kez kullanılmaya başlandığını belirtti. Şu anda ülkemizde 6 buçuk milyon üniversite öğrencisi, 150 bin akademisyen ve 200’ün üzerinde üniversite bulunduğunu söyleyen Dellaloğlu, “her ile bir üniversite” hedefiyle son yıllarda sayıca artan üniversitelerin niceliklerinden ziyade niteliklerinin sorgulanması gerektiğini ifade etti. Dellaloğlu, nitelikçe yetersiz olan üniversitelerimizdeki durumun pek iç açıcı olmadığını vurguladı.

            Üniversite eğitimindeki nitelik eksikliğimizin batıda gelişen klasik, kanon ve gelenek kavramlarının oluşum süreciyle doğrudan bağlantılı olduğunun üzerinde duran Dellaloğlu, sırasıyla bu üç kavramın inşasını akademiyle ilişkilendirerek anlattı.

            Dellaloğlu, batıda Rönesansla birlikte Antik Yunan için kullanılan “klasik” kavramının temellerini matbaanın icadına dayandırarak, Sanayi Devrimi’nden çok önce icad edilen matbaanın ilk endüstriyel icat ve kitabın ise ilk endüstriyel ürün olduğunu belirtti. Dellaloğlu’na göre bu ilk endüstriyel icat ve ürün, tarıma geçiş, ateş ve tekerleğin icadı kadar önemli bir uygarlık dönemecini oluşturuyor. Bu dönemecin klasik kavramının inşasıyla kesişmesi ise matbaanın ekonomiyle olan ilişkisine dayanıyor. Matbaanın ilk dönemlerinde ekonomik canlılık adına her ne kadar yazmaya teşvik olsa da yaşayan insanların yazdıklarını basmak yeterli olmuyor ve eski dönem eserlerine yöneliş başlıyor. Atina’nın ve Eski Yunan’ın, yani klasik kavramının keşfi bu geçmişe dönük basımla ortaya çıkmış bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Geçmişe dönüş üst kültür dili olarak tanımlanan Latince’den başlıyor. Hıristiyan toplum, Pagan Atina filozoflarıyla kurduğu çekingen ilişkiyi mantığın “culture-free” bir yapıya sahip olduğu varsayımıyla meşrulaştırıyor. Antik Yunanı tanımanın çok kültürlü bir çeviri sürecine dayandığını ve Atina’yı ilk keşfedenlerin İslam entelektüelleri olduğunu belirten Dellaloğlu, Antik Yunan filozoflarının kitaplarının öncelikle Arapça’ya çevrildiğini ve batının Arapça’dan dolaşarak Latince’ye çeviri yaptığını ifade etti. Matbaa sonrası batı toplumunun Antik Yunanı kendi kültürünün sac ayakları haline çevirdiğini söyleyen Dellaloğlu, modern bir kavram olan klasiğin inşasının bugünden geçmişe dönük bir üretim olduğunu vurguladı.

            Konuşmasına Yunanca kural- kanun anlamına gelen “kanon” kavramıyla devam eden Dellaloğlu, kanonizasyonun ilk defa Yahudilerin ve Hıristiyanların kutsal kitapları sıralamak ve sınıflandırmak için kullandığını belirtti. Mezhepsel oluşumların bu kanonizasyon sürecine dayandığını ve kim neyi önceliyorsa ona göre bir gruplaşmaya gidildiğini ifade etti. Bu süreçte İncilleri ilk kez yaşayan bir dile yani Almanca’ya çeviren ve çok sayıda basılmasına öncelik eden Luther’in, 1500’lerin Hıristiyan dünyası ve mezhepleşmesi için kilit bir isim olarak karşımıza çıktığını aktardı. Luther’in Hıristiyanların Kutsal Kitap ile doğrudan ilişki kurmasını sağladığına; o tarihlerde 100 bine yakın İncil basıldığına değinen Dellaloğlu, ancak dedi, matbaanın pazar sınırı okuma- yazma bilen sayısıyla sınırlıydı ve ilk kez kitlesel olarak okuma- yazma bilen grup olan burjuvazi, bireysel olarak okumayı bir medeniyet formu olarak üretti.

            Konuşmasının devamında klasik ve kanon kavramlarına dönüş yapan Dellaloğlu, bu kavramların inşasının entelektüel birikim ve üretim gerektiren bir süreç olduğunu ve hiçbir zaman hazır verilen “ready-made” kavramlar olmadıklarını, öncelikle keşfedilmesi gerektiklerini söyledi. Ayrıca, klasik ve kanonun bir kültürün üretiminin sac ayakları olduğunu ve toplum içerisinde iletişimi sağlayan ortak bir dilin oluşumunu mümkün kıldığını belirtti. Dellaloğlu’na göre, “ortak bir dil”, oluşumunu sadece kelimelere değil, aynı zamanda entelektüel seviyede oluşturulmuş ortak referanslara borçludur.

            Klasik ve kanonun yanında geleneğin de modern bir kavram olduğunu söyleyen Dellaloğlu, geleneği yaşayan eskilerin kendi kültür ve yaşantılarının gelenekselliğinden haberdar olmadıklarını, bu kavramın da modernleşme süreciyle beraber ortaya çıktığını belirtti. Kültürlerin ve medeniyetlerin birbirleriyle teması sağlanmadan gelenek kavramı mümkün olamaz. Matbaanın icadı ve Coğrafi Keşiflerle dünyayı tek bir mekan haline getirip geleneği mümkün kılan batılıdır. Dellaloğlu’na göre üniversite oluşum olarak klasik, kanon ve gelenek kavramlarının entelektüel birikimlerine dayanır. Tanpınar bir önsözünde de bu üç kavramın aynı tencerede pişmesi gerektiğine ve bizim üniversitelerimizin en büyük eksikliğinin bu olduğuna değinmiştir. Ülkemizdeki üniversitelerin tarihi hep tasfiyeler ve değişimler tarihi olmuştur. 1933’te Darülfünun’un Cumhuriyet rejimine ayak uydurabilmesi adına İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmesiyle başlayan bu tarih, darbelerle ve özellikle AK Parti döneminde yoğunlaşan reform süreçleriyle devam etmiştir.  Oysa akademinin reformlardan ziyade geleneklere dayandırılması gerektiğini vurgulayan Dellaloğlu, bu konuya örnek olarak Oxford ve Cambridge Üniversitelerinin geleneksel ve muhafazakâr yapılarını korumak adına uzun yıllar sosyoloji kürsüsü kurmadıklarını, ancak 1968 hareketlerinden sonra sosyolojiyi bir ihtiyaç olarak kavrayıp bünyelerine kazandırdıklarını ifade etti. Eğer bir değişim olacaksa bu değişimin akademinin kendi gelenekselliği içerisinde olması ve üniversitelerin “autonomous (normu kendi belirleyen)” bir yapı olması gerektiğinin üzerinde durdu.

            Dellaloğlu, İBA gibi, dertli öğrencileri çevresinde toplayan, gönüllülük esaslı ve problem odaklı tecrübe kurumlarının Türkiye’deki akademik sisteme birer alternatif olarak çıktığını ve desteklenmesi gerektiğini belirtti. Ardından, lisans ve yüksek lisans eğitimini tek merkezden değil, akademik kadrosu dahil tamamen bağımsız parçalar haline getirerek sürdüren, kompakt ve tematik bir üniversite sistemi önerisiyle konuşmasını noktaladı.

© 2018 İstanbul Bilimler Akademisi